17 Temmuz 2013 Çarşamba

SOLUNUM AYGITI VE GÖREVLERİ NELERDİR ?

Solunumla yolları ve akciğerlerden meydana gelen solunu aygıtı, oksijenin kana geçmesini sağlayan ve yaşamsal önem taşıyan bir düzendir. Solunum yolları ve akciğerler insanoğlunun vücudundaki büyük kan dolaşım şebekesini sağlar. Oksijenli havayı almamıza ve vücudumuzda oluşan karbondioksitle yüklenen havayı dışarıya atmamıza katkıda bulunan organların tümüne solunum aygıtı denir. Aygıt iki bölümde incelenir. 1--Solunum yolları, 2- Akciğerler.
SOLUNUM YOLLARI :  Ağız, burun boşlukları, yutak, gırtlak, soluk borusu ve bronşlardan oluşur. Ağız ve yutak hem solunum hem sindirimde görev aldıklarından bu iki aygıtın ortak organlarıdır. Sindirimde bu iki organın en önemli özelliği yutma sırasında harekete geçen bir kapakçık sistemi ile lokmanın soluk borusuna geçişini engellemektir.
Burun boşluklarının içi sümüksü zarla örtülü kıvrımlarla kaplıdır. Bu zarın salgıladığı sümük'le burnun içindeki tüycükler dışarıdan gelen havayı ısıtır nemlendirir ve havadaki toz zerreciklerinin geçişini önler.
Gırtlak, aşağıda soluk borusunun başlangıcında yukarıda yutağa açılır. Yutakla arasında gırtlak kapağı (epiglottis) bulunur. Havanın geçişi sırasında ses çıkarmamız ve konuşmamızı sağlayan ses telleri de gırtlak'tadır. Gırtlak bir dizi kıkırdaktan oluşur. Bu kıkırdaklardan en çıkıntılısına Adem Elması da denir.
Soluk borusu, birçok kıkırdaktan meydana gelen bir borudur. İçi titrek tüylü epitel ve koruyucu yapışkan sıvılar salgılayan hücrelerle kaplıdır.Soluk borusu ana bronş denen iki kıkırdak boruya ayrılır. Bunlar akciğerlere girerek dallanır akciğerlere yayılır.
AKCİĞERLER : Akciğerler pembe renkli iki organdır. Üstleri plevra denen iki yapraklı akciğer zarıyla örtülüdür. Yaprakların arasındaki ince boşluğa plevra boşluğu ve boşluktaki çok az miktardaki sıvıya plevra sıvısı denir.Bu sıvı solunumda göğüs kemiklerine sürtünen akciğerlerin zedelenmesini önler.Sol akciğer sağ akciğerden daha küçüktür. Lop denen iki parçaya ayrılır. Ön ve içe bakan bölümündeki çukurda yürek bulunur. Sağ akciğer üç loptan oluşur. Akciğerlere soluk borusunun ikiye ayrılmasıyla oluşan birer bronş girer. Bronşlar yeniden iki üç dala onlar da bronşçuk denen dalcıklara ayrılır.Bronşçuklar alveol adını alan çok sayıda hava keseciğine açılır. Akciğerlere bronşlarla birlikte akciğer atardamarının birer kolu girer. Atardamar bronşlara paralel olarak dallanır sonunda her hava keseciğini saran birer kılcal atardamar ağı oluşturur. Kılcal atardamarlar, kılcal toplardamarlara bağlıdır. Bunlar birleşerek akciğer toplardamarcıklarını veen sonunda akciğerden çıkan dört akciğer toplardamarını meydana getirir.
SOLUNUM : Solunum, çevreden alınan oksijeni hücrelere taşımak, hücrede oluşan karbon dioksiti atmaktır. Bu gazları akciğerlerden hücrelere ve hücrelerden akciğerlere kan taşır.Solunum görevleri iki türdür.1- Havalandırma, 2- Hematosis (kirli kanın, temiz kana dönüşmesi.) HAVALANDIRMA, mekanik bir görevdir. Soluk alma ve verme hareketleriyle hava akciğerlere girer ve çıkar. oluk alırken, hava boş akciğerlere dolar, diyagram aşağıya iner. Normal bir soluk almada akciğerlere yarım litre hava girer. Kaburga kasları da harekete geçerse, zorlanan göğüs kafesi genişler , akciğerler yaklaşık iki litre hava alabilir.(derin soluk alma) Soluk verirken kaslar gevşer kaburgayla diyafram akciğerleri sıkıştırır ciğerlerdeki hava dışarı çıkar (normal soluk verme). Çok hava çıkarmak için zorlanınca yaklaşık bir buçuk litre daha hava atılır.(yedek hava). Ancak alveollerde bir litre kadar hava kalır (artık hava) ve hiçbir zaman atılamaz. Akciğer yaklaşık 5 litre hava alabilir. Ancak derin solunumda hareket eden hava hacmi 3.5-4 litreyi geçmez. Buna yaşamsal hava hacmi denir.
HEMATOSİS :  Kanın temizlenmesi kimyasal bir süreçtir. Kan oksijeni akciğerlerden hücrelere karbon dioksiti hücrelerden akciğerlere taşır. Hematosis iki evreyi kapsar.
1-Akciğer alveollerindeki havanın oksijeni alyuvarların hemoglobinine geçer, kan plazmasında erimiş olan karbon dioksit kandan ayrılır. Böylece kan temizlenir ve hücreleri besleyecek nitelikte oksijenli kana dönüşür.
 2- Hücrelerde ise bu sürecin tersi yer alır, şöyleki, oksijenli hemoglobin (oksihemoglobin) oksijenini hücreye, hücre ise karbon dioksitini kanın plazmasına bırakır. Bu sürece hücre solunumu alveollerdekine alveol solunumu denir.

16 Temmuz 2013 Salı

CANLI VARLIKLARIN TEMEL FONKSİYONLARI NELERDİR ?

Canlı varlıkların üç temel görevi vardır: Beslenme, ya da yaşamın korunması, ilişki, yanı çevredeki nesne ve canlılarla bağlantı kurmak ve üreme ya da çoğalma ki, bunun amacı türlerin sürekliliğini sağlamaktır.
Beslenme : Vücudumuzu oluşturan milyonlarca hücreye sürekli olarak besin taşımak gerekir. Bu hücrelerin her birine günlük yiyeceklerini ileten sistem çok karmaşıktır. Vücudumuzun, bu görevi başarabilmek için, değişik dokulardan oluşan organ ve aygıtlardan yararlanır. Besin taşıma görevinin bütününü yerine getiren aygıtlar, şunlardır:
Sindirim aygıtı :  Besinleri, vücudun kullanabileceği öğelere dönüştürür.
Dolaşım aygıtı : Sindirilmiş maddelerle solunum gazlarını ( O2=oksijen ile CO2= karbon dioksit) vücudun her                        yanına taşır.
Solunum Aygıtı : Hücrelerin solunumu için gerekli oksijen akımı ve gaz alışverişini sağlar.
Boşaltın aygıtı : Yaşamın bir parçası olan kimyasal tepkimelerin (reaksiyon) vücuda zararlı artıkları atar.
Besin maddeleri : Beslenmeye yarayan bütün maddeleri kapsar.Aşağıda belirtilen yalınç (basit) maddelerin                              birleşmesinden  meydana gelir: Su, madensel tuzlar, karbonhidratlar, yağlar, proteinler ve                                vitaminler.
Su : Yaşam için zorunlu bir besin maddesidir. Vücut ağırlığının yaklaşık dörtte üçü sudur.
Madensel tuzlar : Değişik besinlerde belirli oranlarda bulunur. Gereksinmemizin bir kısmını bildiğimiz mutfak                             tuzu (sodyum klorür) ile karşılarız. Vücudumuzda da kan plazmasında, ara maddelerde ve
                          hücrelerin protoplazmasında tuz vardır.
Karbonhidratlar : Yalınç (basit) yapılı şekerlerdir. Üzüm şekeri (glikoz), şekerkamışı şekeri ( sakaroz), süt                               şekeri (laktoz) vb. Ayrıca, yalınç şekerlerin birleşmesinden oluşan nişastalar da, bu sınıfa
                          girer (buğday, patates vb.)
Yağlar :  Bitkisel ve sıvı (zeytinyağı, çiçekyağı, vb.) ile hayvansal ve katı (tereyağı, kuyruk yağı, vb.) olmak
              üzere iki tür yağ vardır.
Proteinler : Yaklaşık yirmi türü bilinen basit aminoasitlerin birleşmesinden oluşur. Aminoasitlerin türüne
                  ve sayısına göre, değişik proteinler meydana gelir: Hemoglobin, albümin, katılgan dokunun                            jelatinli telleri, peynirin kazein'i, kasların miyozin'i vb.                  
Vitaminler : Meyve, sebze,yumurta, süt vb. besinlerde çok az miktarda bulunur. Belirli büyük harflerle                              simgelenirler: A,B,C,D,vb. Başlıcaları şunlardır.
A vitamini : Süt, havuç, tereyağı ve balık yağında (morino balığının karaciğerinden çıkarılır) bulunur.
                  Gözün iyi görmesini sağlar. Eksikliği, gözün saydam tabakasında bozukluklara ve bir tür körlüğe
                 neden olur.
B vitamini : Süt, yumurta, et ve tahılda bulunur.Büyüme ve sinir sisteminin beslenmesi için gereklidir.Eksikliği
                 bu süreçleri aksatır.
C vitamini : Özellikle portakal, limon ve domateste bulunur.Eksikliği, iskorbüt hastalığına neden olur.(diş
                  etleri kanaması, saç dökülmesi, vb.
D vitamini : Kemiklerin oluşmasına katkıda bulunur. Süt, tereyağı, balıkyağı, vb.nda vardır. Eksikliği raşitzm
                  hastalığına neden olur. (kemik yumuşaması, uzun kemiklerin eğrilmesi, vb.)
Vücudun gereksinmelerini karşılamak için neler yememiz gerektiğini bilmek, çok önemlidir. Bu gereksinmeler doğumdan erişkinliğe kadar süren büyüme süreci ve daha sonra dokuların korunmasıyla yakından ilgilidir. Çevre etkenleri ve verilen uğraş (iklim çalışma hareket spor vb.) da enerji giderini ve dolayısıyla besin gereksinimini büyük ölçüde etkiler.Gereksinmeleri karşılama yönünden besinler şöyle sınıflandırılır:
1- Plastik ya da onarıcı besinler: Canlı maddeyi oluşturan ve gençlerde büyümeyi erişkinlerde yıpranmış hücreleri yenilemeyi gerçekleştiren besinlerdir. Madensel tuzlar (kemikleri oluşturan kalsiyum ile fosfor hemoglobinde bulunan demir) ile aminoasitlere ayrışan proteinler, onarıcı (plastik) besinlerdir. proteinler, hayvansal (süt,et,yumurta) ya da bitkisel (buğday unu pirinç mısır, kuru sebzeler= olabilir.
2- Enerji sağlayan besinler : Sindirildikten sonra hücrelerdeki yanma için yakıt sağlarlar. Canlının yaşamını sürdürebilmesi için gereken enerjiyi verirler. Isı (kalori) dağıtır, insanın iş görebilmesini (bedensel ve zihinsel) sağlarlar. İki tür enerji sağlayıcı besin vardır. A) Yağlar: Değişikliğe uğradıkları zaman sıcaklık bırakırlar (sıvı yağlar, tereyağı)  B) Karbonhidratlar ya da şekerler: (Glikoz,sakaroz,laktoz) Glikoza dönüştükten sonra kan yoluyla kaslara iletilir ve kas hareketleri için gerekli enerjiyi sağlar.
3- Franksiyonel besinler : Sindirilmesi gereken ve beslenme sürecinde belirli görevleri olan besinlerdir. Örneğin vücudun dörtte üçünü oluşturan su koruyucu görevi olan vitaminler ve bağırsak hareketlerini kolaylaştıran selüloz bu tür besinlerdendir.
4- Besin miktarı : Her kişinin sağlığını koruması ve bütün canlılarda görülen yıpranmayı karşılaması için belirli miktar ve türde günlük bir besin gereksinmesi vardır. Günlük besin miktarı organik madde kaybını karşılayacak yeterli enerji vitamin su ve madensel tuzları sağlayacak nitelikte olmalıdır. Yani kişinin yaşı, cinsiyeti, gördüğü işe göre onarıcı enerji sağlayıcı ve fonksiyonel besin oranı ve miktarı ayarlanmalıdır. Besin miktarı ile genel olarak beslenmenin bilimsel olarak incelenmesine diyetetik adı verilir.Bu bilim her geçen gün daha çok önem kazanmaktadır.
         

SEDEF NEDİR , SEDEFKARLIK KİMLERE DENİR ?

Sedef dediğimiz aslında hepimizin bildiği, deniz yumuşakçalarının kabuklarıdır. Sedefin, bir ustanın eli aracılıyla süsleme sanatına kattığı değerin keşfi çok eski tarihlere dayanıyor.Bu usta, sedet üzerinde, sedef kullanarak ya da sedefi işleyerek çalışır ve kendisine "sedefkar" deniyor. Sedefkarlığın Doğu medeniyetlerinde ortaya çıktığı sanılıyor. Eldeki ilk örneklere Sümer mezar taşlarında rastlanması bu iddiayı güçlendiriyor.  Bir diğer sebep de zengin sedef kaynaklarının sıcak deniz yumuşakçalarından sağlanması...Sedefkarlığın Anadoluya gelişi Orta Asya Türklerine dayanmaktadır. Son büyük ustalardan Sedefkar Vasıf, sedefkarlığı  'ahşap bezeme sanatı' olarak tanımlamış; sedefin ahşapla olan geçmişini düşününce, hak vermemek elde değil... Hattat yazıyı yazar, müzehhib deseni çizer, sanatkar eseri bozmadan kendi zevkine göre bunları işler, bizce biiraz da uygulama sanatı gibi... Bu sanat, üç değişik tarzda icra edilir. Gömme (ya da kakma); ceviz, abanoz, maun gibi ahşap yapıtların üzerine çeşitli formlarda açılan yuvalara, aynı biçimlerde kesilmiş sedefleri yapıştırarak gömme yoluyla yapılır. Kaplama tekniğinde, masif ağaç kaplanır, süsleme bu kaplamanın üzerine uygulanır. Macunlama tekniğinde ise, işlenmeyecek kadar küçük sedefler belli bir zemine yerleştirilir. aralarındaki boşluklar ağaç tozu ve tutkal karıştırılarak yapılan macunla doldurulur. Sonrasında önce sedefler görülünceye dek takozlu zımparayla kaba ve ince tesviye, ardından cilalama işlemi yapılır. Ayrıca kullanım alanları, tarzları ve motif özellikleri bakımından dört ana grupta toplanır; Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi... İstanbul işi ve Şam işi tamamen Osmanlı karekteri taşır. Gömme ve ya kaplama tekniğiyle hazırlanırlar ve eserlerde fildişi, bağa ve kemik gibi yardımcı unsurlarla sedef bir arada ve geometrik biçimlerde kullanılır. Sedefkarlıkta sadece sedef kullanılmaz, kullanılan diğer malzemelerin başında bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolar ve altın, gümüş gibi kıymetli madenler sayılabilir. Bağa, büyük kaplumbağaların sırtından çıkan tırnaksı maddedir, ısıyla yumuşatıldığından istenilen formu alır. Çeşitli renklerde, altın varak yapıştırılarak kullanılır. Fileto ise üst üste yapıştırılan ahşap ve ona uygun malzemelerin yanlamasına kesilmesiyle elde edilen süsleme şeklidir. Günümüzde sedefle birlikte kullanılan altın ve gümüş takıları süsler. Ahşap olarak, sedefi daha iyi ortaya çıkaracak koyu renkli ağaç türleri ise, Abanoz, Ceviz ve maun'dur. Günümüzde bu sanatın takibi, icrası ve gelişimi Gaziantep'ten soruluyor. Gaziantep Bakırcılar ve Sedefçiler Odasının, Türk Patent Enstitüsüne 'Sedef Kakma' sanatının tescillenmesi için yaptığı başvuru, 1 Temmuz 2010 yılında kabul edildi. Antepli sedefkarlar değişik bölgelerde bulunan 50'den fazla atölyede sedef kakmaya devam ediyor.Ustalar, Osmanlı ve Selçuklu motiflerinin yanı sıra, kendi çağdaş yorumlarıyla turizme yönelik üretim de yapıyorlar. Özellikle kullanmış oldukları gümüş ve bakır telle bu sanata ayrı bir değer katan ustaların, bu özellikleri eserlerini benzersiz kılıyor.Sedef kadar ahşaba yakışan başka bir süs bulmak mümkün değildir. Ahşabın rengiyle sedefin beyaz yanar dönerliğinin yakaladığı kontrast el emeğini adeta göz kamaştırıcı bir hale getiriyor.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

KAYIN AĞACI VE ÖZELLİKLERİ NELERDİR ?










Kayın ağacının ana vatanı Batı Asya ve Güney İngiltere de dahil olmak üzere Avrupa'dır. Coğrafi yayılış alanı Bulgaristan, Türkiye, Kafkasya ve İrandır. Karadeniz'e paralel uzanan dağların orta ve yüksek bölümlerinin kuzeye yönelik yamaçlarında saf ve karışık kayın ormanları vardır. Marmara Bölgesi ile Anadolu'da yer yer görülür. Güney Anadolu'da, Amanos ile Maraş yöresinde lokal olarak bulunur. Saf ya da köknar, ladin, çam ve meşelerle karışık geniş ormanlar kurar. 40 metre boya ulaşabilen kayınların düzgün ve silindirik gövdeleri vardır. 6-9 cm. uzunluktaki dalgalı kenarlı elips biçimindeki yapraklarının sonbahardaki kırmızı rengi çok etkileyicidir. Yağlı meyveleri doğada yaban hayvanları için önemli bir besin kaynağıdır. Türkiye'de iki türü doğal olarak yetişir. Avrupa kayını (Fagus sylvatica) ve Doğu kayını (Fagus orientalis). Kayın ağacı, en iyi kireçli toprakta yetişir. Kayın ağacının yetişkin örnekleri 30 ila 40 metreye ulaşmaktadır. Düz çıkan gövdeyi yuvarlak ve yaygın dallar çevirir. Kayın ağacının kökleri derine inmez ve temel kök sisteminin büyük bir bölümü toprak üstünde görülebilir. Kayın ağacı, sonbaharda yapraklarını döker. Uzun ve köşeli tomurcuklarıyla kayın ağacının dalları kışın da dikkat çeker. Baharda yapraklar açıldığında, yaprakların minyatür yelpazelere benzediği ve çok tazeyken kenarlarında saçak benzeri tüycükler olduğu görülür. Eril polen üreten çiçekler, üçlü ya da dörtlü gruplar halinde kahverengi renkleriyle, genç dalların uçlarında görülürler. Dişi çiçekler ise daha yaşlı dalların üzerinde ve parlak yeşil renkteki kupula (meyve örtüsü) ile birlikte görülebilirler. Sonbaharda kupula dörde ayrılır ve kupulanın içinde kayın ağacının meyvesi, üç köşeli tohumlar yer alır. Kayın ağacının tohumu yağ bakımından zengin olduğu için domuz yemi olarak da kullanılmaktadır. Kayın yağı, margarin üretiminde de kullanılabilecek özelliklere sahiptir. Sonbaharda yaprakların rengi değişir, ağacın genç ve alt dalları kış boyunca da yapraklarını dökmezler. Düzenli budama ile genç dalların sürekli büyümesi sağlanarak, kayın ağacının kışın da yapraklarını dökmesi önlenebilir. Bu özelliği nedeniyle, kayın yeğlenen bahçe ağaçlarından biri olma özelliğini korumaktadır. Kayın ağacı yapraklarının yastık ve şilte içlerini doldurmakta kullanıldığı da bilinmektedir. İngiltere'de yedi, sekiz yıl tazeliğini koruduğu için saman yerine kayın ağacı yeğlenmektedir. Kayın ağacının ayırıcı özelliklerinden biri de pütürsüz, gri renkli kabuğudur. Roma egemenliğinden bu yana kayının bu özelliği bilinmektedir. Kabuğun kolayca oyulabilir olması, gençlerin kayın ağacı üzerine adlarını ve aşklarını kazımalarına yol açmaktadır. Açık havada çok dayanıklı olmayan kayın kerestesi, mobilyacılıkta haklı bir üne sahiptir. Kayın odunu özellikle buharla kolayca eğilebilmektedir. Egzotik tadı nedeniyle gurmelerin favori yiyeceklerinden biri olan truffles, kayın ormanlarında yetişmektedir. Yapraklarının güzelliği nedeniyle yetiştirilen bir çok kayın türü bulunmaktadır. Doğu kayını, 30-50 metreye dek uzayabilen birinci sınıf bir orman ağacıdır. Yaşlı gövdelerde bile açık gri kül rengindeki kabuk çatlamadan düz ve pürüzsüz kalır. Yan tomurcuklar sürgünlere açı yapacak biçimde almaşlı dizilir. Tilki sarısı rengindeki yalancı terminal tomurcuk çoğunlukla yan tomurcuklardan daha büyük ve sivri uçlu bir iğ biçiminde oluıp, çok sayıda pul tarafından sıkı bir biçimde örtülür. Sürgünler, grimtırak koyu kahverengi ya da kırmızımtırak kahverenginde ve oldukça ince, çıplak ce parlak ya da sürgün ucuna, doğru hafif tüylü olur; üzerinde bol sayıda küçük ve yuvarlakça gözenekler bulunur. Yaprakları eliptik ve tam kenarlı, üst yüzleri çıplak, alt yüzleri damarlar boyunca beyaz ipeksi tüylü olur. Erkek çiçeklerin çoğu bir arada, bir uzun sap ucunda toplanıp, aşağı sarkan küre biçiminde başcık halinde kurul meydana getirir. Dört brahtecikten (çiçeğe yakın olan ve biçim değiştirmiş yaprak) oluşan kupula dört parçalı olup, dış yüzeyinde, dip taraflarında yeşil renkli ve damarlı dar uzun yapraksı pullar, uç taraflarına doğru ise ipliksi pullar yer alır. Kupulanın içinde üç köşeli, kırmızımtırak kahverengi ve sert kabuklu iki nuks (meyvenin kılıfı) yer alır. Tohumu, kestane ve meşelerde olduğu gibi nişastalı değil, yağlı olur.

PABLO NERUDA ( Ricardo Neftali Reyes Basoalto ) KİMDİR ? HAYATI !...

Pablo NERUDAYirminci yüzyılın önde gelen şairlerinde biriydi o. Diktatörlüğün, katliamların, sefaletin, acıların ülkesi Şili'de doğup, yine o çok sevdiği ülkesinde yaşama veda eden Pablo Neruda şiiri barışın bir parçası olarak görür ve " Şair barıştan doğar. Şiiri hiç kimse öldüremez. O, kedi gibi yedi canlıdır" derdi. Volodia Teitelboim tarafından kaleme alınan yaşam öyküsünde ünlü halk ozanını yakından tanıma şansına sahip oluyoruz. Asıl adı Ricardo Neftali Reyes Basoalto,  öğretmen babası Jose del Carmen Reyes ise demir yolu işçisiydi. Evlendiğinde 38 yaşında olan Rosa Neftali Basoalto oğlunu dünyaya getirdikten tam iki ay iki gün sonra 14 Eylül 1904'de, 39 yaşında yaşama gözlerini yumdu. Neftali Reyes ilk ve ortaokulu Temuco'da okudu. Tam bir kitap kurduydu; önceleri bir solukta okuduğu çizgi romanlar zamanla yerlerini Diderot'lara, Viktor Hugo'lara bıraktı. İlk şiir denemeleri Temucolu bir nalbantın kızı olan Blanca Wilson'a yazdığı aşk mektuplarında yer aldı. Gerçekte kıza aşık olan ise en yakın arkadaşıydı. Ancak duygularını bir türlü doğru düzgün dile getiremiyordu.Bu yüzden Neftali'nin yardımını istemişti. Anılarında ve şiirlerinde aşklarına ve duygusal yaşamına geniş yer veren Neruda'nın "Yirmi Aşk Şiiri" adlı kitabı Latin Amerika'da aşklarını ilan etmek isteyen herkesin yararlandığı bir kitap oldu. Gelecekte onun dünyanın en ünlü şairlerinden biri olacağını ilk söyleyen kişi Nobel Edebiyat Ödülü sahibi ünlü kadın şair Gabriel Mistral'di. O dönemlerde Temuco'da yaşayan şair, Neruda'nın şiirlerini okuduğunda şöyle demişti: "Hastaydım. Şiirlerinizi okumaya koyuldum ve bu beni iyileştirdi. Emin olun, siz gerçek bir şairsiniz. Şimdiye dek böyle birşeyi kimseye söylemedim"  Neftali Reyes'in rus edebiyatını yakından tanıması ve sevmesinin nedeni de yine Gabriel Mistral'di. Tolstoy'u, Dostoyevski'yi, Çehov'u o dönemlerde okumaya başladı. Mistral'in yüreklendirici sözleri Neftali'ye güç ve cesaret vermiş, şiirlerini defterlere sığdıramaz olmuştur. İlk edebiyat ödülünü 15 yaşındayken Cauquenes kentinde düzenlenen Çiçek Bayramı sırasında yapılan yarışmada kazandı. Neftalinin şiir sevgisi artık bir tutku halini almıştı. Babası ise bu durumdan hiç de hoşnut değildi. Ona göre Neftali'nin matematik notlarının düşük olmasının tek nedeni şiir tutkusuydu. Oğlunun doğru düzgün bir meslek sahibi olmayıp " ne işe yaradıkları belirsiz şairlerden biri olması" korkusuyla işi şiir defterlerini yakmaya dek götürüyordu. İşte bu nedenle Neftali artık çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerinde takma isim kullanma kararı aldı. Bir dergide imzasını gördüğü Jan Neruda'nın soyadı kulağına hoş geldi, Paplo adını ise çok severdi. Böylelikle şiirlerini Pablo Neruda adıyla yazmaya başladı. 35 yaşından sonra da nüfus kaydından Neftali Reyes'i sildirecek Paplo Neruda adını resmileştirecekti. Şairliğini babasından gizlemeyi başarmıştı. Şimdi de kendisine uygun bir meslek bulması gerekiyordu. 1921'de Santiago Üniversitesi Fransız dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yazıldı. Böylelikle mesleği ve şairliği arasında bir bağlantı kurulabilecekti. Üniversite yaşamı Neruda'nın ufkunu daha da genişletmiş, şiire olduğu dek siyasete de ilgisi artmıştı. Bu dönemde çeşitli devrimci gösterilere katıldı. O zamana dek şiirlerinde aşk, yaşama sevinci ve hüzün yaşanırken artık siyasete de yer veriyordu. Kitaplarından ilki olan "Akşam Alacası" 1923'de yayımlandı. 1923'den 1927'ye dek "Tutkulu Sapancı", "Yirmi Aşk Şiirleri", "Umutsuz bir şarkı", Sonsuz İnsanın Girişimi","Halkalar, Yerleşik Adam ve Umudu" adlı şiir kitapları ve romanları yayımlandı 1927'ler de Neruda artık tanınmış bir şairdi. Meslek olarak da diplomatlığı yeğledi ve dışişleri görevlisi olarak Birmanya'nın başkenti Rangoon'a gitmek üzere Baden adlı gemiye bindi. Rangoon'dan sonra bu görevi Kolombo'da, Batavia'da Java ve Singapur'da devam ettirdi. Kaldığı ülkelerin büyük çoğunluğu Hollanda ve İngiliz sömürgecilerinin egemenliği altındaydı. Şair , bu ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketleriyle ilişkiye geçti. Birmanya'dan Seylan'a geçerken "Dul Erkeğin Tangosu" adlı şiirini kaleme aldı. Seylan'da yoksulluk, parasızlık ve sıkıntılar peşini bırakmadı. Seylan'dan Batavia'ya, ardından Kalkuta ve Java'ya geçti. Ünlü, "Yeryüzünde Konaklama" kitabını bu dönemde bitirdi. 15 Aralık 1930'da babasına Hollandalı Maria Antonieta  Agenaar ile evlendiğini bildiren bir mektup yazdı. Artık çok mutluydu. 1932'de Şili hükumeti ağır ekonomik kriz nedeniyle kimi konsolosluklarını kapamak zorunda kalınca Neruda da Şili'ye geri dönmek zorunda kaldı. Bir süre çeşitli bakanlıklarda memur olarak görevini sürdürdü. "Yeryüzünde Konaklama" kitabının ilk cildi basılmış, ikinci cildini ise yazmaya başlamıştı. 1933'de Buenos Aires'e konsolos olarak atandı.Aynı dönemde Federico Garcia Lorca ile dostlukları başladı. Kendini Arjantin'deki edebiyat ortamının içinde buldu. Devlet memurluğunun getirdiği monotonluğu bu toplantılarla gidermeye çalışıyordu. Evliliği ise kötü bir döneme girmişti. Yine de Neruda bir çocuğu olsun istiyordu. 1934'te kızı dünyaya geldi. Bu doğum Neruda'yı başlangiçta çok mutlu etse de, kısa sürede acı haberi doktorlardan öğrendi.Kızının beyin zarları ve karıncıkları içinde su toplanmaktaydı. Bu nedenle ışığa dayanamama'taydı ve çok kısa süreceği belli olan ömrünün kalan bölümünü karanlık bir odada geçirmek zorunda kalacaktı. Buenos Aires'ten sonra Barcelona, ardından 1935'de Madrid konsolosluğuna atandı. Çocuklarının acısı Neruda ve eşini birbirinden daha da soğutmuştu. İşte bu sırada karşısına Delia del Carril çıktı. Ve bu birliktelik evliliğine son noktayı koymasına neden oldu.Eşinden boşandı ve kendisinden yirmi yaş büyük Delia ile yaşamaya başladı. Madrid'e geldikten bir süre sonra adı İspanyol şairleri arasında anılan Neruda'yı iç savaş dönemi çok etkilemişti. 1936'da dostu Lorca trajik bir biçimde öldürülürken, o İspanya'da cumhuriyetçiler yararına çalışıyordu. İlk büyük siyasal şiirlerini bu dönemde yazdı. Aynı dönemde İspanya cumhuriyetini korumak için yapılan mücadeleye katıldığı gerekçesiyle Madrid konsolosluğu görevinden alındı. 1937'de Paris'e yerleşti. Burada arkadaşı şair Cesar Vallejo ile birlikte İspano-Amerikan Yardım Grubu'nu kurdu. Dünya Ozanları İspanya Halkını Savunuyor adlı bir dergi çıkardı. Ardından Valence Yazarlar Kongresine katılmak üzere Madrid'e gitti ve kongrede üstlendiği görev nedeniyle Şili'ye döndü. "İspanya Kalbimizde" adlı yapıtını burada yayımladı. Hemen ardından "Evrensel Şarkı"yı  yazmaya başladı. 1938 'de babasını kaybetti. Aynı dönemde Isla Negra (Kara Ada) adını verdiği, Büyük Okyanus kıyısındaki evi satın aldığında iki oda, bir salon, mutfak ve banyodan ibaret olan evi zamanla bir malikaneye dönüştürdü. 1940 yılında bu kez Meksika başkonsolosu olarak görevlendirildi. "Yeryüzü Şarkısı" adlı kitabının taslağını burada hazırladı. 1943'de tekrar Şili'ye döndü. 1945'in mart ayında senatör seçildi, aynı yılın temmuz ayında Şili Komünist Partisi'ne girdi. 1948'de Şili hükumeti tarafından komünizm yasa dışı sayılınca senatörlük görevi de sona erdi ve Avrupa'ya kaçmak zorunda kaldı. 1953 yılında gerçekleşen hükumet değişikliği üzerine ülkesine dönünceye dek siyasal mücadelesini,  yurt dışında, çeşitli ülkelerde sürdürdü. Bu dönemde "Yeryüzü Şarkısı" adlı kitabını yayımladı. 1970 seçimlerinde Salvador Allende'nin seçim kampanyasında yer aldı. Yakın dostu ve mücadele arkadaşı Allende cumhurbaşkanı olduktan sonra Şili'nin Paris büyükelçiliğine atandı. 21 Ekim 1971'de Paris büyük elçiliği görevini sürdürürken Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Neruda, Fransada ülkesini temsil ederken Nobel Ödülü alan ikinci şair-büyük elçiydi. İlki ise ona şairlik yolunda büyük destek veren Gabriela Mistral'di. Haber üzerine Şilide yer yerinden oynamış, tüm mahallelerdeki evlere bayraklar asılmış, adeta bayram havası esmişti. Neruda'nın diplomatlık mesleği Paris'teki bu göreviyle sona erdi. Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle sağlığı giderek bozulmaktaydı. Ülkesine döndü ve Kara Ada'ya çekilerek şiirlerini yazmayı, dünyanın dört bir yanından gelen gazetecilerle görüşmeyi, siyasal fikirlerini tartışmayı sürdürdü. 11 Eylül 1973'te, Delia del Carril'den ayrıldıktan sonra evlendiği ve çok sevdiği eşi Matilde'nin yanında öldü. İyi bakılması durumunda beş-altı yıl daha yaşayabileceği söylenen Pablo Neruda'nın ölüme bu denli erken yenılmesinin nedeni, Şilinin içinde bulunduğu duruma ve Allendenin trajik ölümünün acısına dayanamaması olabilir miydi ?

SAMUEL MORSE KİMDİR ? RESSAMMI YOKSA TELGRAFÇI MI?


Amerika 1812 yılında İngiltere'ye savaş açtığı zaman kongre, iki gün önce parlamentonun savaşa engel olmak için bir takım önlemler alıp almadığını bilmiyordu. İngiltere'ye yeni giden 21 yaşında Amerikalı bir ressam buna çok üzülmüştü. O Bostondaki ailesine yazdığı mektupta, bir an içinde Atlantikten haber gönderile bilmesini istediğini belirtiyordu. Zaten insanlar yüzyıllardır bu sorunu halletmeye çalışmışlarsa da bu alanda Samuel Morse en büyük başarıyı kaydetmiştir. Morse döneminin en tanınmış ressamlarından biriydi. Fakat onun öteki alanlarda kazandığı büyük başarılar sanat dünyasında elde ettiği ünü gölgede bırakmıştır. Morse ise sanatına büyük bir önem veriyordu. Zaten o, daha 22 yaşındayken dünyaca tanınan bir sanatçı olmuştu. Morse, Ulusal Tasarım Akademisinin kurucularından olup uzun süre bu akademinin müdürlüğünü yapmıştı. 1932 yılında, yani ölümünden 60 yıl sonra, New York'taki ünlü Metropolitan Müzesi, Morse'un yapıtlarından oluşan bir sergi açarak onu anmıştı. Morse 1791 yılında doğmuştu. Babası Pastör Morse, Washington ve Adams gibi tanınmış devlet adamlarının samimi dostuydu. Pastör Morse aynı zamanda herkes tarafından ilgiyle okunan iki kitabın yazarıydı. Pastör Morse, kitaplarından kazandığı parayla üç oğlunu okutmuştu. Yale Üniversitesi'nde okuduğu sıralarda babasına yazdığı bir mektupta Samuel, elektrikle ilgili konulara karşı büyük bir ilgi duyduğundan söz ediyordu. Gerçekten o, boş zamanlarını hep elektrik üzerine çalışmaklla geçiriyordu. Ailesi Samuel'in ressam olmasına ilk önceleri karşı çıkmışlardı. Fakat 19 yaşındayken büyük ressam Gilbert Stuart onun tablolarını beğenince kendisini, sanat eğitimi görmesi için İngiltere'ye göndermişti. Morse İngiltere'den döndükten sonra kısa bir süre ressamlık yaparak iyi para kazanmıştı. Fakat ekonomik kriz yüzünden sanata ilgi azalmıştı. 1832 yılında Morse, Avrupaya yaptığı ikinci yolculuktan dönüyordu. New York'a ayak bastığı gün o, gerçek prensipleri bu güne dek değişmeyen ve basitliği tüm bilim adamlarını şaşkınlık içinde bırakan aletin planlarını yanında getiriyordu. Fakat Morse bir sanatçıydı. Yeni kurulan New York Üniversitesi ona sanat profesörlüğü ünvanını vermişti. Morse geceleri telgraf üzerinde çalışıyor gündüzleri ise Fransa'dayken başladığı bir tabloyu bitirmeye çalışıyordu. Bu tablo, Murill, Van Dyck, Corregio ve birçok tanınmış ressamların yapıtları dahil, Louvre Müzesindeki 37 sanat şaheserini gösteriyordu. Morse'un tüm amacı iyi bir yapıt ortaya koyup Amerikalılar'ın sanat zevkini yükseltmekti. Fakat Morse çok zor durumda kalarak evini sattı. Sanat dünyasında uğradığı bir haksızlık, onu bu işten tümüyle soğuttu. Washington'daki Capıtol'da duvarlara yaptırılacak 4 tablodan birinin kendisine verilmesi için başvurdu. Fakat kendisine önem verilmediği için, sanatı terk etti ve tüm gücüyle telgraf üzerinde çalışmaya başladı. Üniversitedeki stüdyosunda gerçekleştirdiği çalışmalarına para ayırabilmek için yemeklerini kendisi pişiriyor ve parasızlıktan odasının kirasını bile ödeyemiyordu. Kendisine yardım eden olmadığı için batarya, tel, mıknatıs gibi kullandığı tüm malzemeleri de kendisi üretiyordu. O, alıcı alet olarak, büyük bir çerçevenin içindeki rakkasın altında bulunan kağıt üzerindeki şeridi, eski bir saatin parçaları ile harekete geçiren bir alet kullanıyordu. Aletin ucunda ise bir kalem ucu takılıydı. Bu kalem ucu ileri ve geri hareket ederek nokta ve çizgiler oluşturuyordu. Telgrafın bugünkü biçimini almasına iki aşama kalmıştı. Samuel Morse ise bu eksikleri tamamlayacak harika bir zekaya sahipti. 1836 yılında aklına orijinal bir fikir geldi. Bunun sonucunda ünlü Morse kodu doğdu. Ona bu noktada arkadaşı Alfred Vail'inin büyük yardımı oldu. 1838 yılının başlarında Morse, üniversitedeki laborutuvarında Morse kodunun ilk gösterisini yaptı. Amacı başarısını kongreye kanıtlayıp hükumete yardım etmekti. Fakat Samuel Morse şimdi kendisine üç ortak bulmuştu. Başarı umudu belirdiği için ortaklar arasında anlaşmazlık çıkmış ve Morse yaptığına yapacağına pişman olmuştu. Kongre, deneme niteliğinde bir telgraf hattı döşenmesine ödeme ayırıncaya dek, 4 yıl bekledi. Morse bu arada fotoğrafçılıkla uğraşmaya başladı. Paris'te bulunduğu sırada Doguerre ile dostluk kurdu ve 1839 yılında onun yapıtlarını Amerikan halkına açıkladı. Amerika'da ilk fotoğraf makinesini üreten Morse'dur. Draper'in yardımıyla, 1839 yılında bulunduğu üniversite binasının ilk kez resmini çeken de odur. 1841 yıla doğru Morse, fotoğraf  sanatının Amerika'daki en büyük üstadı olmuştu.Sonunda 1834 yılında hükumet, ilk telgraf hattının kurulması için 30 bin dolar verdi. Birçok temsilci buna engel olmak istediyse de başarılı olamadı. Morsehemen Washington ile Baltimore arasında 40 millik bir telgraf hattı kurmaya başladı. Önce tellerin, kurşun borular içinde yer altından geçirilmesine başlandı. Fakat bu işe kısa bir zaman zarfında 23 bin dolar harcandıktan sonra Morse, tellerin yer altında tümüyle yalıtılamadığını fark etti. Durumu halka belli etmeden bu hatayı kapatmak gerekiyordu. Sonuçta telleri direkler üzerine alarak buna çare buldu. 1844 yılında ilk telgraf hattı tamamlanmıştı. Çekilen ilk telgraf, Washington hakkında kimi şeyleri içeriyordu. Bu girişim başarılı olunca temsilciler ayağa kalkarak Morse'u saygı ile selamladılar. Fakat Morse'un amacı, yeni buluşunu hükumete satarak işletilmesini sağlamaktı.  Kongre, bu öneriyi reddedince telgraf hattını kurma işi özel girişime kaldı. 1864 yılında New York'ta yayımlanan bir gazete İngiltere'de yalnızca 175 millik telgraf hattı olduğu halde Amerika'da bunun 1296 katı bir hat bulunduğu yazıyordu. Samuel Morse daha 1842 yılında bir Atlantik kablosu düşünmüştü. O, ilk deneyimlerini New York'taki iki ada arasındaki su altı kablosuyla yapmıştı. Bu kabloyu kendisi denize bırakmıştı. Açılış günü büyük bir tören de yapılacaktı. Fakat kablo suikaste uğradığı için, amacını gerçekleştiremedi. Bundan sonra ancak 1866 yılında Morse'un yardımıyla böyle bir su altı kablosu döşendi. Morse'un sonsuz enerjisi kendisini siyaset yaşamına da sürükledi. Fakat bu noktada fazla başarı gösteremedi. O, özellikle Abraham Lincoln'a olan muhalefeti ile tanınmıştı. Morse 1872 yılında 81 yaşına bastıktan birkaç gün sonra yaşama veda etti. Fakat Morse'un en büyük üzüntüsü sanat gücünün takdir edilmemiş olmasıydı. Daha sonraki büyük buluşlar onun bilim alanındaki ününü de biraz unutturmuştur. Morse'un tablo ve portreleri ise her gün daha da değerlenmektedir.

KOBRA YILANI TÜKÜRÜRMÜ ? AVINI YAKALAMA ÖZELLİKLERİ NEDİR ?


Ötekiler gibi kobra yılanı özellikle tüküren türü yani kara boyunlu, organlarından birinin ya da birkaçının birlikte çalışmasıyla avının yerini bulur. Bundan  sonraki sorun, çok hızlı bir hamle yapıp avı yakalamaktır. Av yakalandıktan sonra ya ısırılıp zehirlenerek ya da vücuduna sarılıp sıkılarak soluksuz bırakılıp öldürülür. Hangi yöntem uygulanırsa uygulansın, kobranın karnını doyurması için ısıracak denli avına yaklaşması gerekir. Isırılıp zehirlenen ya da sıkılarak boğulan av, zaten sindirilmeye hazırdır. Fakat sıcak ülkelerin av olabilecek hayvanları da en az yılanları denli hızlıdır. Isırılıp zehirlenecek ya da sarılıp boğulacak uzaklığa kolay kolay gelmezler. Bu hayvanlar Portekizce'de "Zehirli Yılan" anlamına gelen kobrayı iyi tanıdıkları için, hatta acımasızlıklarını gördükleri için bu yılandan uzak durmayı öğrenmişlerdir. Bu durum karşısında kobralar ve tüküren başka yılan türleri, avlarını ısıracak ya da sıkıp boğacak denli yakınlaşacak bir yöntemi çok uzun yıllar aramış ve sorunun çözümünü uzaktan avlarının gözlerine zehirli ve sıvaşık tükürük atmakta bulmuştur. Tükürülerek atılan bu zehir ya hayvanı tümüyle ya da geçici olarak kör eder. Böylece, nereye gideceğini, ne yapacağını bilemeyen hayvan kendini kobranın ağzında ve dişleri arasında bulur.
Kobranın yakalamayı düşündüğü av, tükürüğün ulaşacağı mesafeden daha uzakta bulunuyorsa,  tükürmeden önce dikkati çekilerek kaçmaması ve uzaklaşmaması sağlanır. Bu amaçla, vücudunun yarısı üzerinde dikine kalkarak ensesindeki kaburgaları, diplerindeki kaslar yardımıyla açıp boynunu genişletir. Boyun derisi gerilince, boynu çevreleyen süsler, avının ilgisini çekerse de avı asıl hareketsizleştiren boynundaki gözlük biçimli bezemedir. Bu süsler yılanı hem ilginç gösterir hem de büyür. Av bunları görerek olduğu yerde kalır, kıpırdayamaz. İşte bunlar çok kısa bir zaman içinde olurken kobra da avının yüzüne tükürecek denli yaklaşma fırsatı bulur. Hayvan hiç beklemediği bir anda gözlerine sıvışan tükürükten kurtulup çevresini göremez. Tükürüğü silmeye giriştiği anda kobra ani bir hamleyle ve hedefini hiç şaşırmadan avını zehir akıtan dişleri arasına alır, üst çenenin diplerindeki zehir keseleri içeriğinin yaklaşık yüzde kırkını avının kasları arasına boşaltır. Keselerde zehir bırakmasının nedeni, bu avlanmadan hemen sonra karşılaşabileceği tehlikelere karşı hazır olmaktır. Isırdığı küçük ve orta boy hayvanlardan hiçbiri, on beş saniyeden daha uzun süre yaşayamaz. Karşıtının gözlerine gelecek biçimde tükürmek hem avlanma hem düşmanlardan korunmada kullanılır. Lama ve benzer hayvanlar, tükürerek kendilerini korur. Kimi büyük kertenkeleler de karşıtlarını yalayıp zehirli bakterilerle dolu salyalarını açtıkları yaralara bırakır ve çok kısa sürede ölmelerine neden olur.